Güvenlik mi Özgürlük mü? Sürekli Kriz Çağında Devletin Genişleyen Yetkileri

🏷️Politika
⏱️23 dk okuma
📅2026-01-02

Güvenlik mi Özgürlük mü? Sürekli Kriz Çağında Devletin Genişleyen Yetkileri

Giriş: Bitmeyen Kriz Hali

Modern dünyada olağanüstü olan, giderek olağan hale gelmiştir. Terör saldırıları, küresel salgınlar, ekonomik çöküşler, göç dalgaları ve bölgesel savaşlar artık istisnai değil; siyasal söylemin sürekli merkezinde yer alan “kalıcı tehditler” olarak sunulmaktadır. Devletler, bu tehditlere karşı vatandaşlarını koruma iddiasıyla giderek daha geniş yetkiler talep etmekte ve çoğu zaman bu yetkiler kalıcı hale gelmektedir.

Bu noktada temel bir soru ortaya çıkar: Güvenlik gerçekten özgürlüğün ön koşulu mudur, yoksa güvenlik söylemi özgürlüğü sınırlamanın en etkili araçlarından biri mi haline gelmiştir? 21. yüzyıl siyaseti, bu sorunun etrafında şekillenmektedir.

Sürekli kriz hali, siyasal iktidarlara yalnızca hızlı karar alma imkânı sunmaz; aynı zamanda muhalefeti, itirazı ve denetimi “sorumsuzluk” veya “tehdit” olarak etiketleme gücü verir. Böylece güvenlik, yalnızca fiziksel korunma anlamına gelmekten çıkar; siyasal bir meşruiyet aracına dönüşür.

Güvenlik ve Özgürlük: Tarihsel Gerilim

Güvenlik ile özgürlük arasındaki gerilim yeni değildir. Siyasal düşünce tarihinde bu iki kavram arasındaki denge, devletin varlık sebebini tanımlayan temel tartışmalardan biri olmuştur. Thomas Hobbes, güvenliği sağlamak adına bireysel özgürlüklerin önemli ölçüde devlete devredilmesini savunurken; John Locke ve sonrasında liberal gelenek, özgürlüğü güvenliğin temeli olarak görmüştür.

Modern anayasal demokrasiler, bu iki uç arasında bir denge kurma iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Devlet, yurttaşlarını koruyacak; ancak bu koruma keyfi olmayacak, hukuki sınırlarla çevrilecektir. Olağanüstü durumlar için ise geçici yetkiler tanımlanmıştır.

Ancak “geçici” olanın kalıcı hale gelmesi, modern siyasetin en belirgin eğilimlerinden biri olmuştur. Olağanüstü hâl mantığı, istisna olmaktan çıkarak yönetim tarzına dönüşmüştür.

Olağanüstü Hâlin Normalleşmesi

Olağanüstü hâl, tanımı gereği istisnai bir durumdur. Hukukun askıya alındığı, temel hakların sınırlandığı ve yürütmenin geniş yetkilerle donatıldığı kısa süreli dönemler için öngörülür. Ne var ki son yıllarda olağanüstü hâl, birçok ülkede fiilen kalıcı bir yönetim biçimine evrilmiştir.

Terörle mücadele yasaları, geçici önlemler olarak sunulmuş; ancak süreleri uzatılmış, kapsamları genişletilmiştir. Pandemi döneminde uygulanan kısıtlamalar, halk sağlığı gerekçesiyle meşrulaştırılmış; fakat bu süreçte devletlerin toplumu denetleme kapasitesi benzeri görülmemiş ölçüde artmıştır.

Bu durum, “kriz siyaseti” olarak adlandırılabilecek bir yönetim anlayışını doğurmuştur. Kriz bitmez; çünkü kriz, iktidarın hareket alanını genişleten bir araçtır.

Gözetim Toplumunun İnşası

Güvenlik söyleminin en somut sonuçlarından biri, gözetim mekanizmalarının yaygınlaşmasıdır. Kamera sistemleri, biyometrik veriler, dijital izleme araçları ve büyük veri analitiği, modern devletlerin vazgeçilmez enstrümanları haline gelmiştir.

Başlangıçta suçla mücadele veya kamu güvenliği gerekçesiyle kurulan bu sistemler, zamanla çok daha geniş amaçlar için kullanılmaya başlanmıştır. Kiminle iletişim kurduğunuz, nerede bulunduğunuz, neyi tükettiğiniz ve neyi paylaştığınız kayıt altına alınabilmektedir.

Bu noktada asıl mesele teknolojinin varlığı değil; bu teknolojilerin kim tarafından, hangi sınırlar içinde ve ne kadar şeffaf biçimde kullanıldığıdır. Demokratik denetimden yoksun gözetim, güvenlikten çok itaat üretir.

Dijital Güvenlik ve Veri Egemenliği

  1. yüzyılda güvenlik kavramı, fiziksel sınırların ötesine geçmiştir. Siber saldırılar, veri sızıntıları ve bilgi savaşları, devletlerin güvenlik algısını kökten değiştirmiştir. Bu durum, dijital alanda daha fazla kontrol talebini beraberinde getirmiştir.

Ancak dijital güvenlik gerekçesiyle getirilen düzenlemeler, çoğu zaman ifade özgürlüğünü ve mahremiyeti sınırlayan sonuçlar doğurur. İnternet sansürü, sosyal medya denetimi ve veri saklama zorunlulukları bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Veri, modern dünyanın en değerli kaynağı haline gelmiştir. Bu kaynağın kimlerin elinde toplandığı ve nasıl kullanıldığı, demokrasi açısından belirleyici bir meseleye dönüşmüştür.

Göç, Kimlik ve Güvenlik Siyaseti

Göç, son yıllarda güvenlik söyleminin merkezine yerleşen bir başka başlıktır. Özellikle kitlesel göç hareketleri, devletlerin sınır politikalarını sertleştirmesine ve toplumsal korkuların siyasal olarak mobilize edilmesine zemin hazırlamıştır.

Göçmenler, çoğu zaman güvenlik tehdidi olarak çerçevelenir. Bu çerçeveleme, hem göçmenlerin haklarını zayıflatır hem de yerleşik toplumda otoriter politikalara destek üretir.

Güvenlik söylemi burada yalnızca fiziksel risklere değil; kültürel ve kimliksel kaygılara da hitap eder. Böylece siyaset, rasyonel çözümler yerine duygusal refleksler üzerinden şekillenir.

Pandemi Deneyimi: Toplumların Testi

Küresel salgın, modern devletlerin kriz yönetim kapasitesini gözler önüne sermiştir. Aynı zamanda özgürlüklerin ne kadar hızlı askıya alınabileceğini de göstermiştir. Sokağa çıkma yasakları, seyahat kısıtlamaları ve zorunlu uygulamalar kısa sürede normalleştirilmiştir.

Bu önlemlerin bir kısmı kuşkusuz kamu sağlığı açısından gerekliydi. Ancak sorun, bu önlemlerin hangi mekanizmalarla denetlendiği ve ne zaman sona ereceğinin belirsizliğidir.

Pandemi, güvenlik gerekçesiyle özgürlüklerin sınırlanmasının toplumlar tarafından ne kadar hızlı kabullenilebildiğini göstermiştir. Bu deneyim, gelecekteki krizler için de emsal teşkil etmektedir.

Güvenlik Söyleminin Siyasallaşması

Güvenlik, teknik bir mesele olmaktan çıkıp siyasal bir silaha dönüştüğünde, muhalefet ve eleştiri kolayca “tehdit” kategorisine sokulabilir. Bu durum, demokratik tartışma alanını daraltır.

Eleştirel gazetecilik, sivil toplum faaliyetleri ve akademik özgürlükler, güvenlik gerekçesiyle baskı altına alınabilir. Böylece güvenlik, toplumun korunması için değil; iktidarın korunması için kullanılan bir kavrama dönüşür.

Bu dönüşüm, demokrasinin içini boşaltan en önemli süreçlerden biridir.

Güvenlik mi, Özgürlük mü: Sahte Bir İkilem mi?

Güvenlik ile özgürlük çoğu zaman karşıt kavramlar gibi sunulur. Oysa bu ikilik büyük ölçüde yapaydır. Gerçek güvenlik, özgürlükten bağımsız düşünülemez. Baskı altında yaşayan toplumlar, uzun vadede ne güvenli ne de istikrarlıdır.

Sorun, güvenliğin nasıl tanımlandığı ve kimin için sağlandığıdır. Yurttaşların güvenliği ile iktidarın güvenliği aynı şey değildir. Bu ayrım bulanıklaştığında, özgürlükler kolayca feda edilebilir.

Demokratik Güvenlik Mümkün mü?

Demokratik bir güvenlik anlayışı, şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü üzerine kuruludur. Güvenlik politikaları, kamuoyunun denetimine açık olmalı ve geçici nitelik taşımalıdır.

Ayrıca güvenliğin yalnızca polisiye önlemlerle sağlanamayacağı kabul edilmelidir. Sosyal adalet, ekonomik eşitlik ve kapsayıcı politikalar, güvenliğin temel bileşenleridir.

Sonuç: Krizden Yönetim Biçimine

  1. yüzyılın en belirgin siyasal eğilimi, krizin bir yönetim biçimine dönüşmesidir. Sürekli tehdit algısı, devletin yetkilerini genişletirken yurttaşın alanını daraltır.

Bu sürecin kaçınılmaz olduğu düşüncesi yanıltıcıdır. Güvenlik ile özgürlük arasındaki denge, siyasal tercihlerle şekillenir. Bu tercihlerin demokratik mi yoksa otoriter mi olacağı ise toplumların bu süreci ne kadar sorguladığına bağlıdır.

Güvenlik mi özgürlük mü sorusu, aslında hangi tür bir toplumda yaşamak istediğimiz sorusudur. Bu soruya verilecek cevap, demokrasinin geleceğini belirleyecektir.